Sendika ve Siyaset İlişkisi
Dünyanın dört bir yanında emekçilerin onurlu bir yaşam mücadelesinde sendikalar önemli bir rol oynar. Ancak bu mücadelede başarı, sadece güçlü söylemlerle ya da kitlesel eylemlerle değil; bağımsız duruşla, yani siyaset kurumuyla mesafeli ama ilkeli bir ilişki kurabilmekle mümkündür.
Sendikalar, doğası gereği emekçinin haklarını korumak için kurulmuş yapılardır. Siyaset kurumu ise çoğu zaman iktidar olma ve onu sürdürme hesaplarıyla şekillenir. Eğer bu iki yapı arasındaki sınır çizgileri silikleşirse, sendikalar işlevlerini kaybeder; hak arayan değil, talimat alan yapılara dönüşür. Bu dönüşüm de yalnızca sendikal hareketi değil, toplumun adalet duygusunu da zedeler.
Güney Kore’de 1987 yılında yaşanan büyük işçi ayaklanmaları, bu konuda dikkate değer bir örnektir. O dönem, devletle sıkı ilişkiler içinde olan sarı sendikalar, işçilerin taleplerini görmezden gelirken; bağımsız sendikalar, siyaset kurumu ile aralarına mesafe koyarak doğrudan işçi taleplerine odaklandı. Bu sayede, asgari ücret artışları, iş güvencesi ve sendikal haklarda ciddi kazanımlar elde edildi. Bu, siyasetten bağımsız bir sendikal duruşun nelere kadir olduğunu gösterdi.
( https://en.wikipedia.org/wiki/Labor_movement_of_South_Korea )
Benzer şekilde Polonya’daki Solidarnosc (Dayanışma) hareketi, işçilerin taleplerini siyaset üstü bir düzlemde dillendirdiğinde, yalnızca ekonomik değil, siyasal dönüşümlerin de önünü açtı. Ne zaman ki bu yapı siyasetin merkezine çekildi, mücadele ruhu zayıfladı; işçinin sesi yerini sistem içi uzlaşmalara bıraktı. ( https://www.yenicaggazetesi.com.tr/polonyada-komunizmin-sonu-solidarnosc-hareketi-ve-ilimli-devrim-835272h.htm )
Türkiye’de sendikacılık tarihi boyunca siyasetle girilen “fazla yakın” ilişkiler, sendikal gücü zayıflatan en temel unsurlardan biri olmuştur. İktidara yakın sendikalar, çoğu zaman kamu çalışanlarının veya işçilerin gerçek taleplerini dillendirmekten çekinmiş, baskı grubu olma vasfını kaybetmiştir. Muhalefetle iç içe geçmiş yapılar ise aidiyet duygusunu siyasete endekslemiş, işçiyi kolektif bir güçten çok bir oy potansiyeli olarak görmeye başlamıştır.
Hâlbuki gerçek sendikacılık, siyaset üstü bir etikle yürütülmelidir. İşçinin dini, dili, partisi, oyu değil; alın teri önemlidir. Bu alın terini savunacak olan sendikaların, siyaset kurumuyla ilişkisi “eşit mesafede” ve “eleştirel bilinçte” olmalıdır.
Sendikaların siyasetle mesafesini koruması, apolitik olmak anlamına gelmez. Bilakis, bu duruş siyasal bir tavırdır: emek eksenli, adalet temelli bir siyaset anlayışı. Emekçiyi, yalnızca seçim dönemlerinde hatırlayan değil; her gün haklarını gözeten bir sistemin inşası ancak bu şekilde mümkündür.
Bugün dünya çapında güçlü sendikal yapılar, iktidarlardan bağımsızlıklarını korudukları ölçüde etkinlik kazanıyor. Almanya’daki IG Metall ( https://www.igmetall.de/ ) gibi yapılar, siyaset kurumunun dışında kalabildikleri için toplu sözleşmelerde pazarlık gücünü elinde tutabiliyor. Kanada’da CUPE (Kanada Kamu Çalışanları Sendikası), siyasi bağlantı kurmadan yürüttüğü mücadeleyle kamu çalışanlarına kalıcı sosyal haklar kazandırdı. (https://cupe.ca/)
Sendikalar siyasetle iç içe geçtikçe, emekçinin gücü zayıflar; sendikal mücadele maşa haline gelir. Gerçek bir sendikal başarı için ilk şart, sendikanın yalnızca üyelerine hesap veren, siyasete karşı dik duran bir yapı olmasıdır.
Bugün Türkiye’de ve dünyada, işçinin hak mücadelesi yeniden önem kazanıyor. Bu mücadelede başarı, ancak tarafsız, bağımsız ve kararlı bir sendikal duruşla mümkündür. Unutulmamalıdır ki; sırtını siyaset kurumuna değil, emekçiye dayayan sendikalar kazanır.
Nurettin GÜR